şuursuzbok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şuursuzbok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2015 Çarşamba

Çok Ağır Be Gülümmmm ...

 
        Bazı insanlar etten kemikten, ama bazıları var ki; 
Ruhtan , kalpten, içten, samimiyetten, aşktan yaratılmışlar. Öyle güzeller ki, öyle candan. Böyle insanlar var gerçekten,  içinde yaşadığımız boktan dünyaya inat, bize iyi gelen, güç veren, bize kim olduğumuzu hatırlatan...

        Onların yoklukları ; yaralayıcı, yıkıcı, insanın kolu kanadı kırılıyor sanki, onların sevgisini kaybetmek, yapmadığın yanlışlıklara- bitmeyen bedeller ödemek gibi. Çok sancılı. Onların kalbi senin için atmadığı zaman her şey öyle anlamsızlaşıyor ki, her şey öyle manasızlaşıyor ki...
    
         Çok boktanlaşıyor be hayat... Çoook...





          Bana yazarken, size okurken,  eşlik edebilecek en güzel şarkılardan...

         Ben o insanı sevmeye devam ediyorum.  Uzaktan da olsa! Çünkü böyle olması gerekiyor.Ama o da beni sevmeye devam etsin istiyorum. Çok mu bencilce?  Hayır!  Hayır , ben egomu tatmin etmek istemiyorum. Bunun için değil hala beni sevsin istemem. Şimdi ona sarılamıyorum. Sadece anılar var hafızamda, kokular var burnumda, kimi acı-kimi tatlı sözler var kulaklarımda... Acı olanları bile güzeldi. Çünkü gerçektiler. Çünkü inanıyordum. Çünkü kalbimin , aklımın, ruhumun, sevdamın en derinliklerinde hissediyordum. Sevdiğim kadar olmasa da , sevildiğimi biliyordum. 
        
        Ama şu an kalbinde olmadığımı , o kadar çok , o kadar iyi , ve o kadar net hissettiriyorsun ki...
Bu şeye benziyor. Şeye... Hani neydi?  Bi söz vardı;

       '' Öküz öldü, ortaklık bitti.''
      
       Oysaki gerçekti madem, şimdi neden sevmiyorsun??? 
    
       Ben hala severken, hatta eskisinden bile daha çok seviyorken. Sen neden bana sırtını dönüyorsun? Sen benim taşıdığım kadar, taşıyamıyorsun aşkımızı, yada askımı mı demeliydim? Ben o zamanlar bile taşıyabiliyorken, şuan şartlar eşitlendi sadece. Şuan taşıyamıyorsun. Demek ki benim yerimde olsaydıııınnn . Düşünmek istemiyorum bunu... !!!

       Çünkü sorularımın cevaplarını aldım, alıyorum, ve bunları kabullenmek istemiyorum. İçimde ki acabalarımın, haklı çıkışına mı yanayım? Hayatımın içine edişine mi, sana aldanışlarıma mı  yoksa içime- boğazıma- kalbime oturan düğümlere mi yanayım? Hangisine?  Yada hangisine daha çok!!!

       Empati kurmaya çalışıyorum. Sende kırılıyorsun. Anlıyorum, Benden vazgeçtin, öfken de en büyük yardımcın. Senden vazgeçtiğimi düşünüp, bana hınçlanıyorsun. Sevgin (hoş varsa tabi !) nefrete dönüşüyor. Bunları zaten biliyorum.

       Ama bunlar yetmemeli benden vazgeçmene! Çünkü bende yetmemişti...
       Ama sana yetti...

       Artık ne zaman oldu ki; yanımda, bana bakıp içten bir gülümsemeni görmedim. Şöyle okkalı olmasın ama, içten bir kahkahanı bile duymadım. Artık gülüşünü bile esirgiyorsun benden. Kahkahanı bile paylaşmıyorsun.

       Çok ağır be canım, çok ağır be sevdiğim...
       Çok ağır be gülümmmmm...
         

      

   
   

26 Ocak 2012 Perşembe

Gelirim ey dost

Gelirim ey dost; ayaklarım kanasa da dikenlerden,

Dar kafeslerden kurtulup, kırıp zincirlerimi yine Sana gelirim.

Gelmesem Sana, Sensizlikten yok olurum.

Yolunda ölmek icin, Seni ararken, Sende tükenmek için gelirim.



23 Ocak 2012 Pazartesi

TASARIMCININ SESSİZ ÇIGLIGI...

Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış…
Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş…
Ve onu “Renklerin Ustası” anlamına gelen Renge Çeleri olarak tanısa da; kısaca Renge Guru derlermiş…
Onun yetiştirdiği bir ressam olan Ramici ise artik eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Renge Guru´ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş…
Renge Guru ise;
- Sen artik ressam sayılırsın Racacı. Artik senin resmini halk değerlendirecek. Diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.
Ramici denileni yapmış…
Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor… Çok üzülmüş tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki.
Alıp resmi götürmüş Renge Guru´ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş.
Renge Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Ramici yeniden yapmış resmi ve gene Renge Guru´ya götürmüş. Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Renge Guru… Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte… Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.
Ramici denileni yapmış…
Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış… Çok sevinmiş ve koşarak Renge Guru´ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.
Renge Guru ise; Sevgili Ramici, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karsılaşabileceğini gördün…
Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı…
Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin… Yapıcı olmak eğitim gerektirir… Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi…
Sevgili Ramici Mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın. Emeğinin karşılığını ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın… Onlara Gore senin emeğinin hiç bir değeri yoktur…
Sakin emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma…




Bu hikayeyi başka bir blogdan copy paste  yaptım. benim hassas dönemime denk geldi bu hikaye. Tasarımın her dalında alanında çalışan insanların işlerine haddinden fazla karışıldıgını düşünmekle kalmıyor bizzati yaşıyorum da. Bu kadar karışılmaması gerektigini düşünüyor ve bu davranış-tutumları eleştiriyorum.

Yani bu profesyollikten uzak ve ayrıca insanların ve yetkilerinin alanlarına bu kadar rahat ve sorumsuzca hatta bencilce girilmemesi gerektigini düşünüyorum.bu davranışlar zararsızmış gibi görünsede uzun vadede tasarımcıyı da , yaptıgı işleride basite indirgeyen, pasifleştiren ve kişinin karar verme yetisini, işyerindeki prestijini sarsan ve hatta kişiyi işe küstürme, firmaya küstürme ve bunun akabinindede ; artık tamiri,tedavisi imkansız, daha fazla birlikte çalışılamayacak bir noktaya geliniyor.
Ama galiba burda en büyük iş gene tasarımcılara düşüyor. Hiçbir zaman ve hiçbir şart altında kendinden ve kurallarından ödün vermemesi gerekiyor.
Ama tabiki bu o kadar kolay ve basit degil maalesef.
Malum bizler de insanız ve hayatımızı idame ettirebilmek için para kazanmamız gerekiyor. Hal böyle olunca dogru ve profesyonelce olmayan durumlarda tavrını koymak o kadar da kolay olmuyor. Çünkü kazanan hep mali gücü olan otorite oluyor. Ceketini alıp çıkman ve prensiplerine sıkıca sarılabilmek için bir güvencen olması gerekiyor.
Tasarımcıların fikirlerini dinleyin.Yapmasanız da dinlemeyi ögrenin.Saygı duymayı ögrenin.En azından duymaya çalışın.Onları bir oporetör gibi kullanmayın.Vasıfsız ,düşünmeyi unutan ,fikrini söylemeye, dillendirmeye korkan bireyler haline getirmeyin.....


Son olarak bu konuyla ilgili buldugum bi kaç afişi ve bir videoyu paylaşmak istiyorum sizlerle.





   
















18 Ocak 2012 Çarşamba

BEKLENEN

Beklenilen, ister bir insan olsun ister bir hâl, sahip olduğu değer ile ona atfedilen değer arasındaki makas açılıyorsa "artık demir alma vakti gelmiştir limandan".


Ben de bu saatten sonra konu özeti olarak; beklemeyi bırakıp sahip olduklarım,elimde kalanlar,yanımda olanlar ve yazılarıma sarılıp yetinmeye çalışırım.
Yetinmek...
Ne acı değil mi bir insanın konu ne olursa olsun yetinmeye çalışması? Yetinmek de yetinmeye çalışmak ta aslında kendini kandırmak. Çünkü insanın yapısına,yaradılışına,nefsine ters yetinmek, tevekkül göstermek.
Değil mi ki; Hz. Adem bile kendisine nail olanla yetinmemiş, yetinememiş daha fazlasını istemiş, nefsine yenilmiş ,merakına kurban olmuştur.
Biz ademoğulları ve havvakizlari yetinmekle sadece kendimizi kandırmakta ve icin icin , gizliden gizliye de arzuladıklarımızı elde etmek icin fırsat kollamaktayız aslında.


Ben ise bir otobüs koltuğun da oturmuş ,seyahat esnasında bunları düşünerek aslında ruhuma seyahat ederek bloğuma da yeni bir post atıyorum . Aslında her seyahat, her yolculuk insanın kendisine yolculuktur. Ama sanırım asıl mutluluk ve seyahatlerimizden  elde ettiğimiz tatminde ruhumuzda bulduğumuz güzel şeylerin sayisisina Yada bizi ne kadar doyurduğuyla orantılı.





TEMİZLİK

Temizlik yapıyorum bu aralar. ama öyle kapıyı camı duvarı degil, hayatımı temizliyorum.
Gereksiz insanlar, gereksiz arkadaşlar, yaşamaya degmeyecek luzumsuz aşklar,istemeden yapılan işler vb daha nice şey...


Çok sıkıldım bunaldım. Alayına isyan, gidere gider, atara atar yapan bir durumdayım. O kadar bunaldım ki; aslında birini siliyorken başka neleri siliyorum gibi politik hesaplar dahi yapmıyorum. Büyük ve ciddi bir temizlik hedefliyorum.Sonra elimde ne kalmış diye bakıp o elimdekilerle yoluma devam etmek istiyorum. Bu temizlik yeni bir iş yeni biş aşk ,yeni bir neden lazım diyecek kadar radikal hatta. Çünkü; Bana yeni bir ben lazım.




Ben kaçar görüşmek üzere .....


15 Ocak 2012 Pazar

Günaydın

"En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız" diyerek Nazim Hikmet'i analim ve bugününde o en guzel günlerinizden biri olması dileklerimle herkese GÜNAYDINLAR...




13 Ocak 2012 Cuma

YETER

       Yeter, yeter artık...                                                                






       Öylesine bunaldım ki; senden ve sevginden  (sevgisizliginden) gereksiz zamanlarda ki gereksiz ilginden gerekli zamanlardaki duyarsızlığından bıktım usandım.Nedir bu yasadıklarımız anlamıyorum ki, sorgulamaktan yoruldum.Belkide cevapları bulmak istemiyorum o yüzden soruların içinde kayboluyorum.Çünkü buldugum cevapları begenmeyecegim besbelli.

         Söylesene ben neyim senin için? Bence ne geçmisş var ne gelecek, dem bu dem de buluşalım, hayaller kurup eglenerek seni mutlu ediyorum sadece. Sana ulasamıyorum,ulasılmıyor,izin vermiyorsun çünkü. İşisine gelmiyor. Çabalamalarım bosuna yakında 1 yıl olacak hayatıma gireli. Zaman çok hızlı akıp geçiyor ve artık çok kıymetli.

         Peki ben neden - benden bu kadar hadi canım, evli evine köylü köyüne diyemiyorum.her girisimimde yılıp neden kosa kosa dergahına geliyorum? Neden istikrarlı bir tavır sergileyemiyorum.Neden ben olamıyorum. Neden hep kendimden, kararlarımdan ve kurallarımdan ödün veriyorum. Ve  bi boka yarasa bari. Her geçen gün kendimden daha çok nefret ediyorum. Senden daha çok nefret ediyorum. Her geçen gün daha çok ''klavye delikanlısı'' oluyorum ve her geçen gün daha çok içimden konusuyorum.



    


 Kartlarımızı açık oynamamız lazım. Açık açık her şseyi konusmamız lazım.İşisime gelmiyorsa da arkamı dönüp kosa kosa uzaklaşmam lazım senden ve seni hatırlatan her seyden. Çünkü zarar veriyor artık bana bu zafiyetim. Zamanımı çalıyorsun, umutlarımı tüketiyorsun,hayallerimi karartıyorsun, inancımı kırıyor, kisiligimi hiçe sayıyor ve beni ben olmaktan çıkarıyorsun.
Benim gönlüm yol geçen hanı diil.Paldır küldür giren olmaz.Kolay kolay kimseye boyun egmez. Kabullendigini de benimsedigini de istese de kolay kolay terk edemez. Hadi paldır küldür izinsiz, selamsız girdin-adam gibi adabınla otur madem . Sahiblen yerini ,dosta düsmana karsı sevindir beni. Mevlana da söylemistir ki;Gönül yol geçen hanı degil;dergahtır...!Öyle paldır küldür girilip-çıkılmaz günahtır. 


      Yoruldum senden, gönlümü de yordun , aklımı da, ruhumu da , vücudumu da, saçımı da, elimi de, tüm hücrelerimi yordun ! Artık etegimizdeki taşları döküp muhasebemizi yapmamız lazım. Yavas yavas bir kuklaya dönüştüm, gel dediginde gelen, git dediginde giden otur dediginde oturan.Karar verme yetimi kaybediyorum.Kendimi kaybediyorum yavas yavas.Bu sekide birbirimizi hırpalamaya, duygularımızı gururumuza kurban etmeye , egomuza malzeme etmeye, birbirimizi böyle tüketmeye ikimizinde hakkı yok... Yeter artık yeter! Yeter! Yeter..                    






  

10 Ocak 2012 Salı

Hamam istiyorum ....



Kalabalıklar içinde yalnızım... Mutsuzum. Hastayım.

Ama fizikselden çok ruhen yorgunum. 


kendimi bir türk hamamına kapatıp bu soğuk günlerde kemiklerim ısınana , kaslarım kendini bırakana, gevşeyene, kalbimin etrafına saran kir pas ve karanlık çözülene, beynim yeni fikirlere gebe kalana kadar, vücudumun her bir hücresi beynimin sözünü dinlemeye başlayana kadarda kapalı kalasım var.


Yada bir spa merkezine kapanıp buhar odalarında sıkıntılarımı da buharlaştırmaya kafamın gözeneklerini de açmaya masajcıların önüne anadan dogma sere serpe yatıp vücudumun her yerini mıncıklatmaya ihtiyacım var.Ruhumu dinlemeye sadece dinlenmeye diil de ne istediğimi de bulmaya çalışmam lazım. 




Yada sevgilim mi yoksa diil mi henüz ve hala karar veremediğim adamın kollarına bırakıp kendimi göğsüne yaslanıp yatıp her şeyi unutmalı mıyım?


bilmiyorum nasıl olacak? Fakat tedaviye başlamam gerek. Ruhumu kaybettim. Tekrar kazanmam gerek.




29 Aralık 2011 Perşembe

MUTLU YILLAR

Merhabalar,
2011'den son postumu atıyorum.Bu gece saat 12 de bu yıla ait tum kırgınlıklarımızı,yilginliklarimizi bırakıp yeni yepyeni umutlarla yeni bir yıla 2012'ye merhaba diyecagiz.Kendi adima 2011 beklentilerimi karsilayamayan aslinda fazla beklentisi de olmayan bir yildi. Fakat 2012 de hedeflerim yuksek.


Fazla sözü uzatmaya gerek yok. Herkese tüm dileklerinin gerçekleşeceği,istediğiniz ne varsa gelip sizi bulacağı mükemmel bir yıl diliyorum. 2012'de yeni postlarda,güzel duygularda buluşmak ümidiyle mutlu yıllar ...






28 Aralık 2011 Çarşamba

UYUMAK İSTİYORUM
Uyumak istiyorum çok yoruldum.
yüreğim yorgun, beynim yorgun,sinirlerim yorgun,sabrım yorgun ve en kötüsü de umutlarım ümitlerim ve beklentilerim yorgun.Uyumak istiyorum,çok yordular beni.
Yüreğimi yordular,kafamı yordular,sabrımı yordular ve en kötüsü de umutlarımı,ümitlerimi yordular benim

.
Fakat kızgınlığım onlardan daha çok kendime! Çünkü iyi niyet gösterip , hep kendinden verip de  sonrada karşındakilerden onlardan da iyi niyet beklemek, işte bu düpedüz ve başlı başına saçmalık... Ne demişler; '' sen eşek ol, semer vuran çok olur.'' başkaları sana semer vurdukları için kötü diiller melek, onlara- sana böyle davranabilmelerine fırsat verdiğin için sen suçlusun.


Küçük hesaplar peşinde koşan büyük adamlardan sıkıldım. Bu mütevazi yalın ve yalnız  halimle  bile hep büyüklüğün bende kalması durumundan da sıkıldım. Kendi anlık çıkarları için yok saydıkları , görmezden geldikleri onca emeğe,onca yaşanmışlığa ve onca çabaya  üzüldüm.İlk defa emeklerimden , yaptığım  başardığım işlerden,o kadar ederi olmadığı halde onlara karşı içimde büyüttüğüm saygı ve sevgiden pişmanlık duydum.sonrada  ''-bi insan nasıl böyle şeylerden pişmanlık duyabilir Allah askına ya '' diye kendime kızdım.Bu kadar masumca ruhumun kirlenmesine dayanamadım halada dayanamıyorum.Ve tüm insanlardan nefret ettim, beni kötü olmaya zorladıkları ve iyi olmama müsama göstermedikleri için....





Bu blogu açarken böyle düşünmemiştim.Böyle planlamamıştım.nasıl bu hale geldi de bir melankoli bir iç döküş,bir  feryat bir imdat ve bir yalvarış blogu haline geldi bilmiyorum.Okuyan arkadaşlardan özür diliyorum.Malum hayat yeterince zor bide kendi sıkıntılarımızla insanları sıkmaya gerek yok.Fakat bu sessiz çığlıklarım burda ses oldu bana , suskunluğun dergahında da makam oldu bana. güncel hayatta bilakis  eğlenceli,fırlama zıpır diye tabir edilirim ama buraya içimi dökmek buraya agularımı akıtmak ve arınmış ve bi nebze de olsa rahatlamış olarak burdan çıkmak bana iyi geliyor.charle chaplin  gibi oluyorum. kızgınlıklarımı ve öfkemi burada bu kilitli blogda bırakıyor  kırgınlıklarımı soyunup gidiyorum. yada   hani dedikleri meşhur lafla şöyle tabir edeyim daha dogru sanırsam;  İçimde şefini kaybeden bir orkestranın hüznü var, dışımda Charlie Chaplin gülüşü. 












.

25 Kasım 2011 Cuma

AKLIM ERMİYOR

Lanet olsun... Lanet olsun... Lanet olsun...
Yoruldum onsuzluktan, ama onunlayken de yorgundum onunla olmaktan....


Anlamadım gitti. Anlayamıyorum ve aslında boşuna çabalıyorum anlamak için. İşte tamda bu yüzden imkânsız olduğu için vazgeçilemez ve gizemli olduğu içinde dikkatim hep onda. Ama ben böyle düşünmemiştim. Ben sandım ki yani sandım ki; iki gün üzülürüm sonra eski olur, hele birde üstüne yeni yaşanmışlıklarda eklen dimi mazi olur unutulur unutulur unutulur sandım.
Lanet olsun ki işte öyle olmadı. Dosta düşmana karşı güçlü durdum ama ben bana kalınca zavallıyım. Umutsuz vakayım. Çok aşığım çok. Çok acı çekiyorum çok. Ve üstüne üstlük çok canım yanıyor. Deliriyorum. Boğuluyorum. Bunalıyorum. Duvarlar üstüme üstüme geliyor. Çivi çiviyi söker diye kendimi başka bir erkeğin kollarına atmak istiyorum. Unutmak istiyorum. Onunla gezdiğimiz yerleri patlatmak haritadan silmek istiyorum. Onun söylediği sözleri lügattan çıkarmak istiyorum. Onu hatırlatan her bir şeyi yok etmek yakmak yıkmak istiyorum. O ve ona dair ne varsa hafızamda ameliyatla aldırmak istiyorum, yüreğimdeki sevgi köklerine lazer epilasyon yaptırmak istiyorum
.
Ama sonra hem kendime yediremiyorum. Hem böylesi duygulara kıyamıyorum. İnsan gerçekten sevdi mi? İnsan aşık olunca yani; mantık aramamalı ama öyle olmuyor, böylede olmuyor…


Ben hep sarışınlara özenmişimdir. Güzellikten başka meşgalelerinin olmaması. Ve şu hayattaki yegâne işlerinin ( gönlünü hoş tuttuğu adamın limitsiz kredi kartıyla tabiki ) akşama kadar o ayakkabıcı senin bu kuaför benim olması. Ve tek en büyük derdlerinin kırılan orta tırnakları olması…


Neyse işte. Sonrada kendi kendime dalga geçerdim; ‘boş ver zaten senin ruhun sarısın!’derdim. Maalesef öyle değilmiş, öyle değilmiş işte kazın ayağı… Bazen çok bilmek ya da çok okumak ya da ne biliyim hayata ciddi anlamlar yükleyip entelektüel pozlar vermek iyi bişi deilmiş. Belki de o aptal sarışınların bu hayatta bir gaileleri yok. Öyle gelmiş böyle gidiyorlar hiçbir şey üretmiyor ve hiçbir çaba sarf etmiyorlar ama mutlular. Üretmeden tükettikleri halde mutlular. Hayat basit! Bir adam gittiği zaman üzülmek için fırsatları bile olmuyor. Köşeyi dönen son model marka bir jepe yansıyan güneş ışığı gözlerini kamaştırıyor. İçindeki kalın cüzdanlı kodaman adamın nitelikleri hiçbir önem taşımıyor.


Bende mutlu olmak istiyorum. Böyle olmuyorsa; mutlu sarışın olmak istiyorum.!!!





12 Kasım 2011 Cumartesi

Bu ara ....



Bu ara ne rakıya meze,nede kahveye sohbet edip orta mali edemediğim yalama olmuş kederlerim var benim ...





26 Ekim 2011 Çarşamba

ehuuuuuu blogum var artık benim :)


Blogumu yeni açtım. Blog oluşturmaya başla butonu ile temasım neticesinde bu sayfaya ulaşıverdim. Ne renk yazsam diye düşünürken (şuursuz bokluğum üstümde malum; ne yazacağından ziyade ne renk yazacağının derdine düşecek kadar hem de ) bu rengi görüp ağlamaklı oldum. ojeci, parfümerici dolaşıp duruyom ben ya .... Bulamadım hala böyle bir mavi ....

Efendim neyse fazla uzatmayayım. Malum canım ülkem karışık başında bin bir dert , ojesinin rengine düşmüş şuursuzluğunun üstüne bide sağduyusuz sanmayın beni... Bu sebebiyetten öhööö öhö ve öhöömm diye boğazımı temizleyip kocaman kocaman MERHABALAR diyorum.

ehuuuuuu blogum var artık benim. Blokçuyum artık ben.  :-)